top of page

Narsizm-Azize Sendromu: Fedakârlığın Ardına Saklanan Benmerkezcilik

  • Yazarın fotoğrafı: Uzm. Kl. Psk. Şeymanur Ertürk
    Uzm. Kl. Psk. Şeymanur Ertürk
  • 5 saat önce
  • 2 dakikada okunur

Geçtiğimiz günlerde narsizm üzerine bir podcast dinlerken İngilizcede “Saint Syndrome” (Azize Sendromu) olarak bahsedilen bir tanım dikkatimi çekti. Resmî bir psikiyatrik tanı olmasa da, anlatılan dinamik üzerine düşünmeye başladım. Çünkü bazen en görünür fedakârlıkların altında, hiç fark edilmeyen psikolojik ihtiyaçlar yatabiliyor.

Narsizm Azize Sendromu hakkında yazı ve aynaya bakan kadın aynada maskeli görüyor kendini

Toplum olarak özellikle kadınlara küçük yaşlardan itibaren aynı mesaj veriliyor:


“İdare et.”

“Sabret.”

“Yuvayı dişi kuş yapar.”

“Biraz daha alttan al.”



Ve zamanla bazı kadınlar için fedakârlık bir davranış olmaktan çıkıp kimliğe dönüşüyor.


Huysuz bir eşin yükünü taşımak…

Öfkeli bir adamı sakinleştirmeye çalışmak…

Sürekli veren, anlayan, toparlayan taraf olmak…


Dışarıdan bakıldığında bu kadınlar çok güçlü, çok sabırlı ve çok merhametli görünür.


Peki ya bütün bunlar yalnızca sevgiyle açıklanamayacak kadar derinse?


İşte “Azize Sendromu” metaforu tam da burada devreye giriyor.


Çünkü bazen kişi, kurtarıcı olmayı sever.


“Ben olmasam o mahvolur.”

“Beni sadece o anlıyor.”

“Onu değiştirebilecek tek kişi benim.”


İlk bakışta sevgi gibi duran bu cümleler, bazen kişinin kendini değerli hissetme biçimine dönüşebilir.


Narsisizm denildiğinde çoğumuzun aklına aynaya hayranlıkla bakan, kendini öven insanlar gelir.


Oysa narsisizm her zaman gürültülü değildir.


Bazen sessizdir.


Bazen gösteriş yerine fedakârlığın arkasına saklanır.


Kişi sürekli verir, sürekli vazgeçer, sürekli yük taşır… Ama bunun görülmesini, takdir edilmesini ve vazgeçilmez biri olarak hissedebilmeyi de ister.


Çünkü merkezde aslında yine “ben” vardır.


Sadece bu kez “üstün olan ben” değil, “herkes için kendini feda eden ben” vardır.


Bu tür örüntüleri, gizli narsisistik dinamikler açısından da değerlendiririz. Elbette bu, fedakâr olan herkesin narsistik olduğu anlamına gelmez. Burada asıl mesele şudur:


Fedakârlık bir seçim mi, yoksa kişinin kendini değerli hissedebilmek için ihtiyaç duyduğu bir rol mü?


Asıl sorgulanması gereken nokta, fedakârlığın kendisi değildir.


Çünkü sevmek, emek vermek ve gerektiğinde fedakârlık yapmak sağlıklı bir ilişkinin doğal parçalarıdır.


Sorun, kişinin değerini yalnızca bunlar üzerinden hissetmeye başlamasıdır.


Eğer “Ben vazgeçersem kimse beni sevmez.”, “Ben toparlamazsam her şey dağılır.” ya da “Ben onun için ne kadar acı çekersem o kadar değerliyim.” düşünceleri hayatı yönetmeye başlıyorsa, artık ortada sadece fedakârlık değil, kişinin kendi benlik değerini bu rol üzerinden inşa ettiği bir döngü vardır.

Sağlıklı sevgi, kendini tüketerek yaşanmaz.

© 2025 Klinik Psikolog Şeymanur Ertürk. Tüm Hakları Saklıdır..

bottom of page